13 Mayıs 2018 Pazar

Muz kabuğu atmayınız!



Her gün ama her gün, olur olmaz her yerde muz kabuğu görüyorum. Hem de aynen çizgi filmlerdeki gibi özenle yerleştirilmiş gibi durarak kurbanlarını bekliyorlar. Gözlerimi yerden ayıramaz oldum. Sürekli kabuk topluyorum. Konjonktür gereği mi bilemiyorum ama herkes birbirinin ayağını kaydırmaya pek meraklı. Buradan sesleniyorum, lütfen yere muz kabuğu atmayın efendim, Allah rızası için! 
Geçenlerde pazarda gezinirken, pazarın tekstil katında yerde yine bir muz kabuğu gördüm. Bu sefer bir hanımefendi onu yerden alıyordu. Yanındaki arkadaşı ise "Bıraksana ne alıyorsun, sen mi attın sanki" şeklinde çıkışıyordu. Delirdim (içimden). Anlamak mümkün değil. Eliyle bir sıkıntıyı giderme imkanı olan insanların düşünce şekline bakar mısınız? Kendi yapmadığı gibi Maun suresinde son ayette bahsedildiği gibi bir de engel oluyor. Neyse ki hanımefendi, bu parazit tavsiyeye uymayarak yerden aldı kabuğu.
Yine geçen aylarda kaldırımda yerde muz kabuğu gördüm. O kaldırım, çöpçülerin devamlı temizlediği bir yerdi. Bir şeyi merak ettim ve bu sefer kabuğu yerden alıp çöpe atmak yerine tabela direğinin dibine bıraktım. İnanır mısınız aylar boyunca orada kaldı. Her gün önünden geçtiğim için günbegün çürümesini izledim.
Ama artık kızmıyorum. Her gün karşılaşınca ilk andaki tepkileri vermiyor, al-ı-ş-ı-yorsunuz.
Neden böyleyiz? Hadi kendimizi umursamıyoruz... Ama kendisini umursamayan, kendisine saygısı olmayan bir kişinin etrafındakilerini umursamasını, onlara saygı duymasını beklemek de anlamsız. İnsanın kendine sözü geçmezken, başkalarına şunu yapın, bunu yapın demesi de öyle...
Devamı »

24 Nisan 2018 Salı

En iyi çocuk oyuncağı şarkısı olabilir


"yahut (kendi) aç iken (başkasını) doyurmaktır." Beled Suresi 14. ayet

"Ve kendi canları çekmesine rağmen muhtaçlara, yetimlere ve esirlere yedirirler," İnsan Suresi 8. ayet
Devamı »

16 Nisan 2018 Pazartesi

Sessiz Gündem: YEMEN – 2


Yemen dosyamızın ikinci kısmını oluşturan bu yazımızda Zeydilik, Husiler, Yemen’in sürekli sorunları ve neden paylaşılamadığı konularına değineceğiz.
Zeydilik
Yemen’deki Müslüman nüfusun yarıya yakınını Zeydi mezhebi mensupları oluşturmaktadır. Zeydîlik Şii mezhebinin üç kolundan birisidir. Bu kollar temelde Hz. Ali’den sonra gelen imamların durumu hakkında düşülen ayrılık sonucu oluşmuştur. Bunlardan on iki imamı benimseyenlere İmamiye (İsna aşeriye), yedi imamı benimseyenlere ise İsmailliye denilmektedir. Zeydiler ise dördüncü imamdan sonra (Ali, Hasan, Hüseyin ve Ali) imametin Muhammed el Bakır’a değil, 740 yıllarında Emevilerle savaşırken şehit düşen kardeşi Zeyd bin Ali’ye geçtiğini iddia ederek, diğer Şii guruplardan farklılaşmışlardır.
Zeydilik ilk olarak Hz. Ali’nin bir müddet yaşadığı Kufe’de ortaya çıkmıştır. Zeydiler başlattıkları iktidar mücadelesinde başarılı olamayınca nüfuz boşluğu bulunan Taberistan (Hazar Denizinin güneyi) ve Yemen’de hâkimiyet kurdular. 900’lerin başında İmam Hadî Yahya b. Hüseyin, Yemen’de Zeydi hâkimiyetini sağlamıştır. Dağlık ve siyasi otoriteden uzakta “Yukarı Yemen” olarak bilinen bölgedeki kabileler arasında ilgi gören bu yeni inanç biçimi aynı zamanda onlara siyasi bir birliktelik de sağladığı için hızla taraftar bulmuştur. Yemen’de hükmeden Emevi, Abbasi, Eyyübi ve Memlük idareleri, bu mezhep mensuplarının direnci ile karşılaşmıştır.
Osmanlı idarecileri de sık sık Zeydi kabileler ile mücadele etmiş ve uzun yıllar Zeydileri kontrol etmeyi başararak en azından şehirlere uzanan idarelerine son vermiştir. Onlar da sistemden uzak kalmak için erişilmez dağlık alanları mekân tutmuşlardır. Fırsat bulduklarında Osmanlı idare merkezlerine karşı savaş açmaktaydılar. 1635 yılında Kuzey Yemen’deki Zeydîlerin kısmen diğer Yemenliler ile de yaptıkları ittifaklarla Osmanlı kuvvetlerine karşı galibiyetler elde etmesi Zeydi İmamlığını yeniden güçlendirdi. Bu süreçte bölgede idareyi doğrudan yürütmenin mümkün olmadığını gören Osmanlı Devleti de geri çekilerek, vassal bir yönetim tarzını benimsedi.
Zeydilik Şii doktrinine dâhil edilse de, pek çok yönü bakımından Sünni itikadına daha yakındır (Hz. Ali’den önceki halifelere karşı tutumları daha olumludur). Bu nedenle, Kuzey Yemen’de 1962’deki darbe ile başlayan süreçteki problemlerin temelde mezhep farklılığından kaynaklandığı söylenemez.
Husiler
Yemenin kuzeyindeki Sa’da bölgesi kadim Zeydi yurdudur. Ortaçağda İran taraflarında tutunamayan Zeydi imamlar ilk defa buraya gelerek hâkimiyet tesis etmişlerdir. 15’ten fazla Zeydi imamın mezarı bu bölgededir. Bu yüzden tarih içinde Zeydiliğin yurdu veya dayandığı bölge hep Sa’da olmuştur. Modern tarihin son Zeydi İmamı da Cumhuriyetçiler tarafından 1962 yılında bir darbe ile indirilince bu bölgeye kaçarak iddiasını sürdürür. Son Zeydi İmamı Muhammed el-Bedr buraya sığındığında ve Sana’ya karşı savaşmak için müttefik kabilelere ihtiyaç duyduğunda burada Husi ailesinden yardım alır. Böylece Husiler siyaset ile tanışmış olurlar. Yani Husiler, Yemenin Eski Zeydi kabilelerinden olup buraya dışarıdan gelmemişlerdir.
İmam Bedr, uzun yıllar süren isyan ve iç savaşta bu gurubun şeyhi olan Hasan el Husi’nin ciddi yardımlarını alırken ileride oluşacak yapıda kendilerine geniş haklar tanıyacağını da vadetmişti. Nitekim bölgeye sevk edilen Mısır askerlerine bunlara dayanarak karşı gelmişti. İronik bir biçimde, bugünkü manzaranın aksine İmam Bedr ve dolayısıyla Husiler, o zaman hem Suudi Arabistan’dan ve hem de Mısır’ın baş düşmanı İsrail’den yardım alıyorlardı. İddialara göre İran’dan finans ve silah desteği alan günümüzdeki Husilerin bunu ne kadar bildikleri meçhul ama babalarının uzun yıllar Mısır kuvvetlerine karşı -özellikle 1964-1966 yılları arasında- bu yardımlar ile savaştığını tarih kaydetmiştir. Kuzey Yemen’deki iç savaşta Mısır, Cumhuriyetçileri desteklerken Suudi Arabistan da Zeydi kabilelere yardım etmişti. 1967 yılındaki Arap-İsrail Savaşı’ndan yenik çıkan Mısır, Kuzey Yemen’de Cumhuriyetçilere olan desteğini devam ettiremeyince, Cumhuriyetçiler İmameti savunan gruplarla iktidarın paylaşımı konusunda anlaşmayı tercih ettiler.
Geleneksel Zeydi anlayışına sahip iken, zaman içinde Yemen merkezi idaresinin kendilerine uyguladığı izolasyon veya görmemezlikten gelme siyaseti Husileri İran’dan destek almaya itmiş olabilir. Doğal olarak bu süreç, onların Zeydi anlayıştan İran’daki İmamiye anlayışına yaklaştıkları iddialarını da beraberinde getirmiştir. Her ne kadar kendileri bu iddiayı reddetseler de İran ile olan ilişkilerini reddetmemektedirler. Tıpkı İran’ın Ortadoğu’daki diğer Şii guruplar ile olan ilişkileri gibi bunlar ile de ilişki içinde olduğu bir gerçektir. Ancak bu ilişkinin Husilerin inanç dünyalarından ziyade siyasi talepleri üzerine yansımış olması daha muhtemeldir.
Husiler, Zeydi âlim Bedreddin Emiruddin el Husi’nin öğretisine dayanmakta olup, Zeydilerin içinde bir dini ekol oluşturmuşlardır. Bu hareket, 1986 yılında Sa’da’da “Gençler Birliği” adı ile bir eğitim kurumu kurarak, Şeyh Bedreddin’in fikirlerini öğretmeye başlamıştır. Yemen’de siyasi hayatın kısmen başlaması ve partileşme sürecinde bu hareket de Şeyh Bedreddin’i parlamentoya göndermek için “Hak Partisi” altında örgütlenmiştir. Dolayısıyla artık kabilevi bir birlikten çok dini-siyasi bir harekete dönüşmüştür. Esasında “Husiler” olarak isimlendirilmeleri bu tarihten sonradır. Ancak kısa sürede hareketin içinde bazı dini içtihatlar yüzünden ihtilaflar çıkmış ve özellikle oğul Hüseyin El-Husi’nin partiden ayrılmasını sağlayacak baskılar yapılmıştır. Neticede Hüseyin’in burada gördüğü baskılardan kaçarak bir süre İran’a gittiği rivayet edilir. Döndükten sonra Hüseyin “Mümin Gençlik” adı ile yeni bir hareket başlatmıştır.
Washington ile Salih hükümeti arasında artan işbirliğinden rahatsız olan radikal grupların yanı sıra, Husiler de ikili ilişkilerden rahatsız olduklarını ifade etmeye başladılar. ABD ile ilişkiler, 11 Eylül sonrası “teröre karşı savaş” konusunda ortaklığa terfi edince, Sa’da’da ABD, İsrail ve Suudi Arabistan aleyhinde sloganlar atan kalabalıklar sık sık görülmeye başlandı. Gösterilerinin amacı Filistin’de devam eden İkinci İntifada’ya rağmen San’a’nın Washington’la olan sıkı ilişkilerini protesto etmekti. Salih hükümeti, yaygınlaşan gösterilerden sorumlu tuttuğu Hüseyin el-Husi’yi gösterileri sonlandırması için uyardıysa da, mitingler artmaya devam etmiştir. Tırmanan gerginliğe paralel, gösterilere katılan kişiler tutuklanmaya başlamış ve 2004 yılında Yemen ordusu ile kendilerine “Ensarullah” diyen Husi militanları arasında çatışmalar baş göstermiştir. Aynı yıl içindeki çatışmalarda Husi hareketinin lideri Şeyh Hüseyin’in öldürülmesi, beklenildiğinin aksine Husiler’in silah bırakmasını sağlamamıştır.
Sa’dah’taki Zeydi nüfusun Amerika ile artan işbirliğine muhalefet etmesi, ülke genelindeki İsrail karşıtlığının doğal bir yansıması olsa da, Suudi Arabistan’la olan ilişkilere yapılan muhalefetin altında yatan sebep farklıdır. Yemen ekonomisinin petrolden sonra en büyük kaynağı haline gelen dış yardımların önemli bir kısmını karşılayan Riyad’ın Şiilere yönelik tutumu,San’a’nın Zeydiler’e karşı tutumunu etkilemektedir. Suudi Arabistan, kendi sınırları içindeki Şii nüfusa da tesir edebilecek, muhtemel bir Şii hareketinin, krallık rejiminin geleceğini tehlikeye düşürebileceği endişesiyle, Husiler’in nüfuzunun artmasını istememektedir.
Lübnan’daki Şii nüfusun, Hizbullah’ın bu ülkede etkisinin artmasıyla giderek İran Şiiliği’ne yaklaşması, Yemen’in kuzeyinde de benzer bir değişimin olabileceği korkularını artırmaktadır. Nitekim Sa’da’daki Şiiliği korumak amacıyla açılan okullarda Hasan Nasrallah gibi Şii liderlerin videolarının izletildiği söylentileri ve Genç İnananlar Hareketi’nin, İsrail aleyhindeki tutumunun İran’ınkine benzemesi bu endişeleri güçlendirmiştir. Yemen Devlet Başkanı Abdullah Salih, henüz ispatlanmamış olsa da, Husiler’in Tahran tarafından desteklediklerini iddia etmektedir.
Husiler ise Salih iktidarının Suudi Arabistan ile Yemen’de Selefi-Vahhabi doktrininin yayılması için işbirliği yaptığını iddia etmektedir. Yemen’deki dini okulların büyük bir çoğunluğunun finansmanının Riyad tarafından karşılandığı ve Yemen’in Suudi Arabistan’dan aldığı dış yardımın miktarı hatırlanırsa, Husiler’in iddialarının mesnetsiz olmadığı anlaşılabilmektedir. Husiler, devam eden çatışmalarda kendilerini Yemen ordusuna karşı savunduklarını ve Salih iktidarı tarafından Zeydiler’e uygulanan ayrımcılığın bitmesi için mücadele ettiklerini söylemektedirler.
Özetle, Husi meselesi, Yemen’in iç siyaseti bağlamında bir mezhep çatışmasından çok, Salih iktidarının ekonomik çıkarlardan hareketle Zeydi nüfus üzerinde kurduğu baskıdan dolayı bugünkü boyutlarına varmıştır. Kendisi de Zeydi olan Salih’in, ülkesinin kuzeyinde etkisi artan bir Şii hareketine yönelik sürdürdüğü savaşın hedefi; Zeydiler’in iç siyasetteki nüfuzunu azaltmaktan ziyade, San’a’nın müttefikleri ile olan ilişkilerine vereceği zararı önlemektir.
Sorunun Selefilik ve Zeydilik arasındaki bir mezhep mücadelesine bürünmesi de Suudi Arabistan’ın kaygıları ile doğru orantılı gelişmiştir. Husiler, 2004-2009 yıllarında aralarındaki ihtilaflardan dolayı birbirleri ile de savaşmışlardır. Burada Yemen’in birliği için en büyük tehdit; Salih iktidarının ekonomide dışa bağımlılığının yan etkilerini içeride otoriter bir yönetimle gidermeye çalışmasıyla, ülkeyi oluşturan unsurların aidiyetlerinin zedelenmesi idi. Salih iktidarı sona erdikten sonra Husiler bir süre Salih ve yandaşları ile Hadi hükümetine ve koalisyon güçlerine karşı birlikte çatıştıktan sonra Aralık 2017’de Salih’i öldürerek bir dönemi kapatmış oldular.
Yemen’in Kronik Sorunları
Tarih boyunca çatışmaların hiç eksik olmadığı bir ülke olan Yemen’in bu çatışmaların haricinde de önemli sorunları bulunuyor. Bunları şu şekilde sıralamak mümkün:
1. Devlet geleneğinin zayıflığı ve toplumsal çatışmaların neden olduğu istikrarsızlık
Ülke mezhepsel, ideolojik ve özellikle kabilesel olarak bölünmüş olduğundan çok kolay iç çatışma ve isyan çıkmaktadır.
2. Askeri harcamaların yüksekliği ve kontrol edilemezliği
3. Yetersiz eğitim sistemi
4. Sürekli dış müdahaleler
Mısır, Suudi Arabistan, İngiltere, ABD, İran ve SSCB döneminden kalma Rusya etkisi dahi mevcuttur. Son yıllarda ise koalisyon üyesi olmasına rağmen BAE dahi kendi desteklediği Güneyli ayrılıkçı grupları koalisyon destekli Hadi hükümetine karşı çatıştırmaktadır.
5. Altyapı sorunları
6. Fakirlik-Sermayenin sadece belirli küçük bir grupta toplanması
7. Adalet, yolsuzluk
8. Somali ve diğer zayıf komşular
Göçmen akınları ve korsanlık ile terör ve diğer suç türlerinin artması
9. Susuzluk ve Kat üretimi
Su konusunda dünyada en fakir 10 ülke arasında, Ortadoğu’da ise birinci konumdadır. Başkentte dahi birçok eve on günde bir su verilebilmektedir. Geleneksel yöntemlerle sulama yapılması ve özellikle de kat üretimi, su kullanımında israfa neden olmaktadır. Suya ulaşmak içinse her yıl daha derin kuyular açılması gerekmektedir.
Kimi kaynaklara göre Yemen suyunun %40’ı, kimi kaynakalra göre ise %60’ı, suyu aşırı tüketen bir bitki olan kat üretimine harcanmaktadır. Kat, bağımlık yapan ve uyuşturucu etkisi olan bitkidir ve Yemenli erkeklerin yaklaşık %80’ni tarafından düzenli olarak kullanılır. Kadınlar arasında da oldukça yaygın olduğu bilinmektedir. Ucuz bir bitki olmadığından tıpkı sigara gibi ciddi bir ekonomik kayba neden olmaktadır. Ancak diğer tarım ürünlerinden daha çok para getirdiği için de çiftçiler tarafından tercih edilmekte ve ülke tarımını bir kısır döngü içine sokmaktadır.
10. Adının terörle anılır olması
Özellikle El-Kaide’nin varlığı nedeniyle ülke, turizm gelirlerinden mahrum kalmaktadır.
11. Göç
Ülke hem dışarıya göç vermekte hem de Somali ve Etiyopya gibi Doğu Afrika ülkelerinden kontrolsüz şekilde göç almaktadır.
NEDEN YEMEN?
Suudi Arabistan ve İran’ın uğruna savaşa girdiği Yemen’in asıl önemi, sahip olduğu Bab’ül Mendeb Boğazı.
Husiler, Arap Baharı sonrası ortaya çıkan otorite boşluğu imkânı ile 2012 yılından itibaren kurdukları bazı ittifaklar sayesinde San’a’ya kadar gelip, oradan nüfuzlarını Babulmendeb’e doğru uzatmak istediler. İşte belki de ipler burada koptu. Zira dünya petrol taşımacılığının yaklaşık %30’unun yapıldığı bir bölgeye herhangi bir gurubun hâkim olması “medeniyet”in işine gelmezdi.
Bab’ül Mendeb Boğazı, kelimenin tam anlamıyla Ortadoğu’nun can damarı. Ortadoğu petrollerinin transferi açısından stratejik bir noktada yer alan Yemen, işte bu sebeple paylaşılamıyor. Yılda 40 bine yakın geminin geçtiği Bab’ül Mendeb Boğazının yıllık 2 trilyon dolar civarında bir ticari hacmi bulunuyor.
Afrika ile Asya kıtalarını birbirinden ayıran bu boğaz dünya petrol ticaretinin göz bebekleri arasında. 32 km genişliğindeki boğaz, Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlıyor ve bu boğazı kullanan on binlerce gemi Asya’dan Afrika’ya geçebiliyor. Bu boğazı kullanmayan gemiler Ümit Burnu’nu dolaşıp 4 kat fazla mesafeyi göze almak zorunda. Boğaza, Kızıldeniz’i Süveyş Kanalı’na bağladığı için Mısır ve İsrail de önem veriyor. İran’ın Husiler aracılığıyla bu boğazı kontrolüne alması demek Ortadoğu ülkelerinin ‘boğazını’ sıkmak demek olacaktır.
Fotoğraf: www.aljazeera.com
Yazının ilk yayınlandığı platform: Kalk Uyar Hareketi

Serinin 1. yazısı için:
Devamı »

3 Nisan 2018 Salı

İmamı korkutan cemaat - Cezbe halinin ampirik etkisi



cezbeye tutulmak (veya kapılmak)
bir duygu veya bir inanışın etkisiyle aşırı ölçüde coşup kendinden geçmek: “
Cezbeye tutulmuş gibi haykırdım, Türkçe haykırdım.” - A. Gündüz.

TDK Sözlüğü


Uzun uzadıya açıklamalar yazmak, çoğunlukla daha az etkili oluyor, özellikle günümüzde. Burada sanırım en güzel cevabı, imam beyin tepkisinde görebiliyoruz. Hadi biraz su içelim.
Devamı »

31 Mart 2018 Cumartesi

Sessiz Gündem: YEMEN – 1

Yıllardır Suriye ve Irak işgalleri gündemimizde yoğun bir yer tutuyor. Oysa tıpkı Myanmar ve Doğu Türkistan ve daha birçokları gibi çok da gündemimiz de olmayan ancak siyasî ve askerî krizin yanında oldukça büyük bir insanî krizin yaşandığı bir ülke var: Yemen!
Zaman zaman ana haber bültenlerinde yer alsa da, gerek tartışma programlarına konu edinilmemesi gerekse yeterli sıklıkta haber konusu olmaması nedeniyle daha çok internet sitelerinden takip edebiliyoruz Yemen’deki iç savaşı.
Bu yazı serisi, dikkatlerimizi biraz bu ülkeye çekmek amacıyla hazırlandı.
İlk olarak ülke ile ilgili bazı temel ve tarihi bilgilere geçelim.
Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Yemen’in bugünkü nüfusu yaklaşık 30 milyon. Ülkede kişi başına milli gelir 2 bin 500 dolar civarında ve iç savaş nedeniyle ekonomi büyük bir hızla küçülüyor. 2017 yılı itibariyle yüzde 52’sinin elektriğe sahip olmadığı Yemen nüfusunun yüzde 81’i insani yardıma muhtaç durumda yaşıyor.
Yemen’de %1 oranında gayrimüslim nüfus mevcut. Nüfusun yaklaşık %40’ını Zeydiyye mezhebindekiler, %60’ını Şafi Mezhebinden olanlar oluşturuyor. Petrol ve doğalgaz gibi yer altı kaynakları bulunmasına rağmen endüstri yetersizliği nedeniyle bunların ülke ekonomisindeki payı oldukça düşük.
Yemen, Arap toplumları arasında aşiret güçleri en bağlı ülkelerdendir. Ülke nüfusunun %75’i kırsalda yaşamaktadır. Güçlü ve büyük aşiretler ordu ve siyasette büyük etkide bulunmaktadır. Aşiretler arasındaki çatışma, mezhepsel ve dini çatışmalardan daha fazladır.
Allah Resulü’nün (s.a.v.) en yakınındaki sahabelerin birçoğunun vatanı olan Yemen, İslam tarihi açısından da oldukça önemli bir ülkedir. Ebu Hureyre, Ammar b. Yasir, Feyruz b. Deylemi, Ebu Musa el-Eşari gibi birçok sahabe Yemen’lidir. İmam Malik, Yemen asıllı. İmam Şafii’nin annesi Yemenli. İmam Hanbel de uzun bir zaman Yemen’de eğitim görmüştür. Kur’an’da anlatılan birçok kıssanın mekânı da Yemen’dir. Sebe kraliçesi Belkıs’ın ülkesi Ma’rib, başkent San’a’ya üç saat uzaklıktadır. Sebe suresine ismini veren ve kurdukları muazzam baraj yıkılınca, ülkeleri helak olan Sebeliler, Ma’rib’de yaşamışlardır. Yine Hz. Hud, Yemen’deki Ahkaf çöllerinde hâkimiyet kuran Ad kavmine gönderilmiş. Ahkaf, Yemen’in Hadramevt bölgesindedir. Fil Suresi’nde feci akıbeti anlatılan Ebrehe, Yemenlidir. Ayrıca, ismi geçmese de Buruc Suresi’nde zulmünden bahsedilen Himyeri Kralı Zu-Nuvas da Yemen’de hâkimiyet kurmuştur. Yine, Kur’an’da kendilerinden bahsedilen Tubba kavmi, Yemen’de yaşamıştır.
Bu kısa künyeden sonra fazla ansiklopedik bilgiye girmeden, kronolojik olarak ülke tarihine göz atalım:
19. yüzyıl ve öncesi
Rivayetlere göre Yemenlilerin aslı Nuh a.s.’ın çocuklarından Sâm’a bağlanır. Tufandan sonra Nuh a.s. dünyayı çocukları arasında paylaştırdığında, Yemen’in de içinde bulunduğu yeryüzünün orta kısımlarını Sâm’a vermişti. Bunlar doğruluğu tespit edilemeyecek söylentiler olduğundan okuyup geçmek en doğrusu.
Antik dönemlerde Yemen’de kurulmuş olup, tarihi bilinen en eski ve önemli devletler sırasıyla Main, Sebe ve Himyer devletleridir.
Hicret’in 9. yılında, genç sahabe Muaz b. Cebel’in yönetici olarak gönderilmesiyle, bir İslam ülkesi haline gelmiştir. Emeviler ve Abbasiler zamanında da, merkezden atanan bir vali ile yönetilen Yemen, Abbasi Devleti’nin gücünü yitirmeye başlamasıyla, bölgesel güçlerin denetimi altına girmiştir.
1517: Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi esnasında Kahire merkezli Memlük Devleti’nin yıkılmasıyla, Yemen topraklarının büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresine girdi.
1635: Osmanlı hakimiyeti, Şii Zeydi imamların direnişi karşısında Yemen’in iç bölgelerinde ortadan kalktı; yalnızca izole olmuş sahil bölgelerinde etkisini sürdürdü.
1839: Aden bölgesi, Büyük Britanya’nın egemenliği altına girdi.
1849: Osmanlı Devleti, Yemen’in kuzeyinde hakimiyetini yeniden tesis etti.
20. yüzyıl
1918: Kuzey Yemen’in, Hamidüddîn ailesinden Zeydi İmam Yahya’nın önderliğinde bağımsızlığını ilan etmesiyle bölgedeki Osmanlı varlığı tamamen sona erdi.
1948: İmam Yahya’nın öldürülmesinin ardından oğlu Ahmet Bin Yahya (İmam Ahmet), muhaliflerini bastırarak babasının koltuğuna oturdu.
1962: Ordu darbe ile yönetime el koydu ve “Yemen Arap Cumhuriyeti”nin kuruluşunu ilan etti.
Mısır destekli cumhuriyetçiler ve Suudi Arabistan destekli kralcılar arasında sekiz yıl sürecek iç savaş patlak verdi.
1963: Ulusal Kurtuluş Cephesi (NLF) öncülüğündeki milliyetçiler, Aden ve çevresindeki Britanya kontrolüne karşı silahlı isyan başlattılar.
1967: Aden’i de kapsayan Güney Yemen bölgesi, ‘Güney Yemen Halk Cumhuriyeti’ adıyla bağımsız devlet haline geldi.
Britanya ve Mısır’a ait son askeri birlikler, Yemen’in tamamından çekildi.
1969: NLF’nin Marksist kanadı, Güney Yemen’de iktidarı ele geçirdi.
Ağustos 1970: Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde, dönemin Suudi Kralı Faysal ve Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır arasında, Kuzey Yemen’deki iç savaşı sona erdiren bir anlaşma imzalandı.
Aralık 1970: Güney Yemen’in Sovyet yanlısı yeni yönetimi, ülkenin adını ‘Güney Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ olarak değiştirdi. Ülkede hızlı bir kamulaştırma programı başlatıldı. Güney Yemen’in siyasi yapısı Kuzey’e göre daha seküler olsa da, güçlü kabilelerinkendi bölgelerinde hüküm sürdüğü yarı-özerk politik düzen iki ülke için de geçerli idi.
1972: Kuzey ve Güney Yemen sınırında çatışmalar başladı, Arap Birliği’nin aracılığı ile ateşkes sağlandı.
1978: İleride gerçekleşecek birleşmiş Yemen Cumhuriyeti’nin de mimarı olan Mareşal Ali Abdullah Salih, Yemen Arap Cumhuriyeti’nin devlet başkanı oldu.
1979: Kuzey ve Güney Yemen arasında yeniden çatışma çıktı. Bunun üzerine iki ülkenin birleşmesi doğrultusundaki çabalar hızlandırıldı.
Ocak 1986: Güney Yemen’de Devlet Başkanı Ali Nasır Muhammed ile selefi Abdulfettah İsmail arasındaki anlaşmazlık çatışmaya dönüştü. Bir aydan fazla süren çatışmalar sonucu, aralarında İsmail’in de bulunduğu binlerce kişi yaşamını yitirdi. 60 bini aşkın insan, görevinden alınan Ali Nasır ile beraber Kuzey Yemen’e kaçtı.
Şubat 1986: Ülkede yeni bir hükümet kuruldu. Ali Salim Beyd, politbüro tarafından Yemen Sosyalist Partisi Genel Sekreterliği görevine getirildi.
1988: Kuzey ve Güney Yemen arasında sınırlar açıldı, taraflar arasında müzakereler başladı.
1990Birleşik Yemen Cumhuriyeti kuruldu ve Ali Abdullah Salih, yeni ülkenin devlet başkanı seçildi.
1991: Körfez Savaşı’nda Irak’ın Kuveyt’i işgali esnasında, Güvenlik Konseyi geçici üyesi olan Yemen, Bağdat’a yaptırıma yönelik alınan kararlara destek vermeyince, Körfez ülkeleri San’a ile olan ilişkilerini gözden geçirdiler. Suudi Arabistan ve Kuveyt, Yemen’e yaptıkları ekonomik yardımı durdurma kararı aldı. Riyad, Suudi Arabistan’da çalışan 1 milyon civarındaki Yemenli işçiyi sınır dışı etti. Yemen ekonomisi üzerinde önemli payı bulunan Suudi Arabistan’daki işçilerin gönderdiği paralar kesilirken, Yemen’de zaten yüksek olan işsizlik daha da büyüdü. Bu gelişmeler, birleşme esnasındaki ekonomik beklentiler ile ilgili genel iyimser tutumu kısmen zayıflatmıştır.
1993: Birleşme öncesinde Kuzey ve Güney Yemen’de iktidarda olan partilerin bir araya gelmesiyle bir koalisyon hükümeti kuruldu.
İlk parlamento seçimleri gerçekleştirildi. En çok oyu Devlet Başkanı Abdullah Salih’in partisi Genel Halk Kongresi alırken, Güney Yemen Devleti’nin Yemen Sosyalist Partisi (YSP), gelenekçi ve muhafazakâr Islah Partisi’nin ardından ancak üçüncü parti olabildi. Fakat Ali Salim Beyd’in, seçim sonuçlarını kabul etmeyerek partisinin geçiş hükümeti dönemindeki ayrıcalıklı konumunun devamını istemesi gerginliğe sebep oldu. YSP’nin itirazlarına rağmen, koalisyon hükümeti Genel Halk Kongresi ile Islah Partisi arasında kuruldu.
Beyd, eski Güney Yemen devletinin başkenti Aden’e yerleşti ve Başkan Yardımcılığı için yemin etmek üzere San’a’ya gitmeyi reddetti. Beyd’in yokluğu hükümeti kilitledi ve gerilimi artırdı. Devlet Başkanı Salih ile YSP Başkanı Beyd arasında başlayan karşılıklı suçlamalar, güneydeki kabilelerin içine çekildiği birleşme karşıtı bir harekete yol açtı.
Mayıs 1994: Kuzeyli Devlet Başkanı Salih, ülkede olağanüstü hal ilan etti ve Güneyli Devlet Başkanı Yardımcısı Ali Salim Beyd ile diğer Güneyli hükümet üyelerini görevden aldı.
Beyd, 21 Mayıs’ta Yemen Demokratik Cumhuriyeti adı altında Güney Yemen’in bağımsızlığını ilan etti ve kendisinin de bu yeni cumhuriyetin başkanı olduğunu duyurdu. Ne var ki, Güney uluslararası arenada tanınmadı.
Bütünleşme sürecini tamamlayamamış Kuzey ve Güney Yemen orduları eski sınırlara çekildi ve iç savaş başladı.
Salih iktidarının Körfez krizinde Irak’a olan desteğinden dolayı, Suudi Arabistan ve Kuveyt güneydeki ayrılıkçı harekete destek vermişti.
Temmuz 1994: Kuzey Yemen ordusu Aden’i kontrol altına aldı ve böylelikle iç savaş sona erdi ve birlik yeniden tesis edildi.
İç savaşın ardından, Abdullah Salih iktidarı Yemen’in birliğinin daha otoriter bir yönetim tarzı ile muhafaza edileceğini hesap ederek başkanın yetki alanını genişleten önemli anayasa değişiklikleri yapmaya başladı.
1995: Yemen ile Eritre arasında, Kızıldeniz’deki adaların kontrolü meselesinden dolayı silahlı çatışma yaşandı.
1999: İlk doğrudan başkanlık seçimleri ile Salih, % 96 oranında oy alarak tekrar iktidara geldi.
21. yüzyıl

ABD ile ilişkiler, El Kaide, isyancı Husiler ve Güneyli ayrılıkçılar
2000: Aden Körfezi’nde demirlemiş USS Cole isimli ABD savaş gemisi, 12 Ekim’de bombalı saldırıya uğradı. 17 Amerikan askerinin öldüğü, 38 askerin de yaralandığı saldırının faili olarak Washington daha sonra, Usame Bin Ladin liderliğindeki El Kaide örgütünü suçladı.
Şubat 2001: Belediye seçimleri ve halk oylaması sırasında şiddet olayları meydana geldi. Referandumda halk, devlet başkanının yetkilerini genişleten düzenlemeyi kabul etti.
Kasım 2001: 11 Eylül’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ni hedef alan terör saldırılarından bir ay sonra ABD’yi ziyaret eden Abdullah Salih, dönemin Amerikan Başkanı George W. Bush’a, Sana’nın ‘teröre karşı mücadelede’ Washington’ın ortağı olduğunu ifade etti.
Yemen’de El Kaide’ye karşı geniş çaplı operasyonlar gerçekleştirildi.
Temmuz/Ağustos 2004: Kuzey Yemen’de yaşayan Zeydi Husi aşiretinden Hüseyin El Husi, Ali Abdullah Salih hükümetine karşı ayaklandı.
Eylül 2004: Yemen ordusu, Hüseyin El Husi’nin öldürüldüğünü açıkladı.
2005: Hükümet güçleri ile Husi isyancıların çatışmasında 600’den fazla kişi yaşamını yitirdi.
2006: Eylül’de yapılan seçimlerden zaferle çıkan Abdullah Salih, bir dönem daha başkanlık koltuğuna oturma hakkı kazandı.
2007: Husi Hareketi’nin bir sonraki lideri olan Abdulmalik El Husi, hükümetin ateşkes önerisini kabul etti.
2007: Hükümet karşıtı protestolar başladı. Aden’de başlayan gösterilerin görünen sebebi emekli subayların emekli aylıklarının artırılması idi. Hükümetin bu taleplere olumlu cevap ver(e)memesi ve gösterileri sert bir şekilde bastırma yolunu tercih etmesiyle, protestolar Mukalla, Marib, Radfan, Dali, Abyan ve Lahic vilayetlerine yayılmıştır. Göstericiler eski Güney Yemen’in bayrağını sallayıp, birleşmiş Yemen’in bayrağını yırtarak gösterilere devam edince, olaylara ordu müdahale etmeye başladı. Neticede, göstericilerden ölenler olduğu gibi, yüzlercesi de tutuklandı.
Doğu ve güneydeki vilayetlerde başlayan gösterilerde, siyasi ve sosyo-ekonomik eşitlik ve valilerin doğrudan halk tarafından seçilmesi talepleri de duyuluyordu. Yemen’de valileri doğrudan Devlet Başkanı atadığından, il meclislerinin halk tarafından seçilmesinin yerel yönetimler üzerindeki etkisini azaltmaktadır. Fakat ülke genelinde farklı kabilelerin kendi bölgelerinde neredeyse yarı-özerk bir siyasi yapı arz etmesi, iktidarın merkezi kontrolü sağladığı araçlardan vazgeçmesini zorlaştırmaktadır.
Ocak 2008: Ocak ayında Husi milisler ile güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar yeniden başladı.
Mart/Nisan 2008: Polis, devlet yetkilileri, diplomatlar, yabancı işletmeler ve turizm merkezlerine yönelik bombalı saldırılar gerçekleştirildi.
Eylül 2008: Başkent Sana’daki ABD elçiliği yakınında 17 Eylül’de bir bomba patladı; 18 kişi öldü.
Kasım 2008: Siyasi ve ekonomik reform talepleri ilk kez ciddi boyutlarda gündeme geldi. Sana’da protesto yürüyüşü yapıldı.
2009: Bağımsızlık sloganları atan göstericiler ile Yemen ordusu arasında çatışmalar başladı. Çatışmaların yaşandığı merkezler olarak doğudaki Hadramut ve güneydeki Lahic, Abyan ve Dali vilayetleri öne çıkmaktadır. Bu bölgelerde Güney Yemen’in eski ordu mensupları militer gruplar organize edip, Yemen ordusuna karşı savaşmaya hazırlanmaktadır. Yemen halkının silahlı bir halk oluşu ve ülkenin bölgedeki önemli silah kaçakçılığı güzergâhlarından biri olması; ordu dışındaki sivil grupların hızlı bir şekilde militer yapılanmalar gerçekleştirmesini mümkün kılmaktaydı.
Yemen’in güney vilayetlerindeki ayrılıkçı harekete, önde gelen siyasetçilerinden de destek gelmeye başlamıştı.
Ağustos 2009: Yemen ordusu, Sa’da şehrindeki Husilere operasyon düzenledi. Bölgede yaşayan on binlerce sivil, çatışmalardan zarar görmemek için evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Ekim 2009: Husiler ile Suudi Arabistan güvenlik güçleri arasında, iki ülke sınırı boyunca çatışmalar yaşandı.
Ocak 2010: Salih, şiddetin sona ermesi için El Kaide ile müzakereye hazır olduğunu bildirdi.
Şubat 2010: Hükümet ile Husiler arasında ateşkes imzaladı.
Eylül 2010: Güneyli ayrılıkçılara karşı Yemen ordusu bir harekat gerçekleştirdi.
Ocak 2011: Tunus’ta başlayan ‘Arap Baharı’nın etkisiyle ülkedeki reform yanlısı gösteriler hızlandı.
Mart 2011: Polis, Sana’da protestocuların kurduğu kampa ateş açtı, 50’den fazla gösterici hayatını kaybetti. Bazı sivil ve askeri üst düzey yetkililer muhaliflerin safına geçti. İç savaş uyarısı yapan Salih, ülkede olağanüstü hal ilan etti.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Salih’in görevden ayrılması ve ülkede şiddetin son bulması için bir teklif sundu. Teklifte, Salih’in görevini bir ay içerisinde yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’ye bırakması, muhalif parti liderlerinden birinin başkanlığında geçici bir hükümet kurularak iki ay içerisinde seçimlere gidilmesi, Salih ve ailesine yargı dokunulmazlığı tanınması maddeleri yer aldı.
Nisan 2011: Şiddet olayları devam ederken, Salih görevinden ayrılmayacağını duyurdu.
Mayıs 2011: Sana’da güvenlik güçleri ve aşiret üyeleri arasındaki çatışmalarda onlarca kişi yaşamını yitirdi.
Haziran 2011: Başkanlık Sarayı’na düzenlenen roketli saldırıda yaralanan Salih, tedavi olmak üzere Suudi Arabistan’a gitti.
Eylül 2011: Salih tedavi sürecinin ardından Yemen’e geri döndü, kısa bir süre sonra görev devri için yeni şartlar öne sürerek muhalif rakiplerinin seçimde aday olmamasını istedi.
El Kaide’nin önemli liderlerinden Enver Evlaki, Yemen’in Marib Eyaleti’nde ABD tarafından düzenlenen bir operasyonla öldürüldü.
Ekim 2011: Yemen’deki şiddeti kınayan tasarıyı onaylayan BM Güvenlik Konseyi, Salih’e iktidarı bırakma çağrısında bulundu.
Kasım 2011: Devlet Başkanı Salih, KİK’in girişimiyle 23 Kasım 2011’de varılan yetki devri anlaşmasını, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da imzaladı.
Muhaliflerden seçilen bir başbakanın liderliğinde ‘birlik hükümeti’ kuruldu.
Ocak 2012: Salih, ülkeyi yeniden terk ederek Umman’a gitti.
Şubat 2012: Ülkede seçim süreci başladı. Salih’in ayrılmasının ardından geçici olarak yönetimi devralan Mansur Hadi, rakipsiz girdiği seçimler için kampanyasına 7 Şubat’ta resmen başladı. Herak Hareketi olarak adlandırılan bir siyasi örgütlenme oluşturan Güneyli ayrılıkçılar, seçimlerin boykot edilmesi için destekçilerine çağrıda bulundu.
Mansur Hadi, 21 Şubat’ta yapılan seçimleri kazanarak ülkenin yeni devlet başkanı oldu.
Hadi döneminde Yemen
Mart 2012: Yemen parlamentosu, Salih’in yargılanmamasını öngören yasa tasarısını onayladı. Muhalifler ve insan hakları örgütleri, Salih’e dokunulmazlık getiren bu girişime büyük tepki gösterdi.
Mart 2012: Salih, tedavisinin devamı için Umman’dan ayrılarak ABD’ye gitti.
Mart 2012: Hadi göreve geldikten sonra da muhaliflerin gösterisi devam etti. 2 Mart’ta Sana’da yapılan gösteride, Salih’in yakınlarının devlet kurumlarındaki görevlerine son verilmesi talep edildi.
Hadi’nin Yemen parlamentosunda yemin ederek görevine başladığı 9 Mart günü, Başkanlık Sarayı’na saldırı düzenlendi. Binanın girişinde bomba yüklü bir araçla gerçekleştirilen saldırı, 30’a yakın kişinin ölümüne yol açtı. Saldırıyı El Kaide üstlendi.
Nisan 2012: Hadi yoğun tepkiler üzerine, Salih’in devlet kurumlarındaki akrabalarını görevden almaya başladı.
Mayıs 2012: Yemen ordusu, 7 Mayıs’ta El Kaide’nin saldırısına uğradı. Ülkenin güneyinde meydana gelen olayda 30’dan fazla asker hayatını kaybetti.
Yemen’e, yeniden yapılanma ve güvenliğin sağlanması amacıyla, uluslararası bağışçılar tarafından 4 milyar dolarlık yardım yapıldı.
Ülkede gıda sıkıntısı baş göstermesi karşısında hükümet, uluslararası yardımın 190 milyar dolara çıkarılmasını talep etti.
Sana’da ulusal bayram törenleri için prova yapan askerlere, üzerine bomba yerleştirilmiş bir şahıs tarafından saldırı düzenlendi. 101 askerin ölümüyle sonuçlanan ve ülke tarihindeki en kanlı eylemlerden biri olarak kayıtlara geçen saldırının sorumluluğunu, El Kaide ile bağlantılı olduğu düşünülen Ensar El Şeria örgütü üstlendi.
Haziran 2012: Yemen ordusu, El Kaide’nin elindeki üç kritik bölgede kontrolü sağladı.
Eylül 2012: Savunma Bakanı Muhammed Nasır Ahmet, Sana’da bombalı araçla düzenlenen saldırıdan sağ kurtulmayı başardı. Doğrudan Ahmet’in hedef alındığı saldırıda 10’a yakın insan yaşamını yitirdi.
Kasım 2012: Başkent Sana’da görev yapan Suudi Arabistanlı bir diplomata suikast gerçekleştirildi. Polis üniforması giymiş saldırganların diplomatın içinde bulunduğu araca ateş açması sonucu Suudi diplomat ve koruması hayatını kaybetti.
2013-2014: Birçok saldırı ve bombalı eylem yaşandı. Onlarca insan hayatını kaybettiHusiler, Güneyli ayrılıkçılar ve El-Kaide ile çatışmalar artarak devam etti.
Ocak 2015: Husiler başkent Sana’yı ele geçirdi, Hadi’yi ev hapsine aldı ve beş kişilik bir “Başkanlık Konseyi” oluşturdu.
Özü itibariyle Enserullah hareketi olarak da bilinen ve Hadi hükümetine karşı hareket eden Husiler bir zamanlar kendisine savaş açtıkları, Arap Baharı sonrasında devrilen Salih Abdullah’a bağlı milislerle birlikte mücadele ediyordu.
Şubat 2015: ABD ve İngiltere, Yemen’deki büyükelçiliklerini kapattı ve vatandaşlarına ülkeyi derhal terk etmeleri yönünde çağrıda bulundu. Fransa da elçiliğini kapatacağını duyurdu.
Mart 2015: Husiler, Cumhurbaşkanı Abdurrabu Mansur Hadi’nin kaçtığı körfez şehri Aden’e doğru ilerliyordu.
Mart 2015: Suudi Arabistan koalisyon güçleriyle (Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Libya, Ürdün ve Sudan ile istihbarat da dâhil olmak izere lojistik destek veren ABD) birlikte Hadi hükümetine destek için Husilerin kontrolündeki bölgelerde hava harekatına başladı. Suudi uçak koalisyonu Hadi hükümetine ve onun emrindeki HDG (Halk Direnişi Güçleri) ile ortak operasyonlar sürdürüyor. Birçok sivil kayıp yaşandı.


Mart 2015: Suudi Arabistan’ın Yemen operasyonuna Türkiye’den destek, İran’dan tepki.
Türkiye Dışişleri bakanlığının açıklamasından: “Ülkemize Suudi Arabistan tarafından önceden bilgisi verilen askeri harekatı destekliyor; bu harekatın ülkede ortaya çıkan iç savaş ve kaos tehlikesinin önlenmesine ve meşru devlet otoritesinin ihya edilmesine katkı sağlayacağına inanıyoruz.”
Erdoğan “İran bölgeyi adeta domine etmeye çalışmaktadır. Bu durum bizi, Körfez ülkelerini rahatsız etmeye başlamıştır. Buna gerçekten tahammül etmek mümkün değil” dedi.
Nisan 2015: ABD uluslararası koalisyona silah desteğini artırdı.
Nisan 2015: Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi Yemen’de ülkenin büyük kısmını ele geçiren Şii Husi hareketine silah ambargosu uygulanması kararı aldı.
Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinden Rusya’nın çekimser kaldığı oylamada, Husilerin lideri Abdülmelik el Husi’nin de kara listeye alınması kararlaştırıldı.
Kara listeye alınan diğer isimler arasında 2012’de Arap baharı ayaklanmaları sırasında devrilen ve Husilere destek verdiği iddia edilen eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ve oğlu da var.
Nisan 2015: Türkiye ve İran, Yemen için işbirliği konusunda anlaştı
Haziran 2015: UNICEF: Yemen halkının %80’i insani yardıma muhtaç. Özellikle temiz suya ulaşım zorlaştığından binlerce insan, salgın hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.
Kasım 2015: Yemen Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Başbakanı Halid Bahhah, tarafların ciddi ve samimi olması şartıyla hükümetin barışa hazır olduğunu söyledi
2016: Yıl boyunca birçok çatışma, intihar saldırısı ve bombalama yaşandı. Koalisyon tarafından hastaneler, okullar ve sivilleri hedef alan, yüzlerce kişinin öldüğü saldırılar yaşandı.
Yemen’deki El Kaide örgütü, Husiler’in etkinliğini arttırmasıyla daha da büyümeye başladı. Çünkü Husilere karşı olan Sünni aşiretlerin belli bir kısmı, El Kaide’ye destek vermeye başladı.
Nisan 2016: El-Kaide’nin Yemen’deki yapılanması “Ensaru’ş Şeria”nın elinde olan Hadramevt vilayetinin merkezi Mukella, Yemen Hükümeti tarafından ele geçirildi.
Aralık 2016: Suudi Arabistan, Yemen’de misket bombası kullandığını doğruladı.
Aralık 2016: Yemen’de sivilleri vuran Suudi pilotları İngiltere eğitiyor.
Aralık 2016: Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçlerinin, Husiler tarafından Yemen’den Suudi Arabistan’a atılan füzeyi Mekke’ye 65 kilometre mesafedeki bir bölgede imha ettiği belirtildi.
Yemen’deki Husi Ensarullah hareketinden Ali Al-Omrani, Mekke’ye füze attıkları yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını söyledi.
“Biz, Cidde’deki Kral Abdülaziz Havaalanı’na füze fırlattık ve hedef başarıyla vuruldu” diye devam eden Al-Omrani, dolayısıyla Suudi Arabistan’ın Mekke üzerinde füze imha etmediğinin altını çizdi.
Aralık 2017: Husiler, Hadi hükümetine karşı beraber mücadele verdikleri ancak son zamanlarda Riyad’la anlaşan devrik lider Ali Abdullah Salih’i öldürdü. Sürekli saf değiştirme taktiği bu kez ters tepen Salih, 2012’de biten 33 yıllık iktidarını ‘yılanların başları üzerinde dans etmek’ diye nitelemişti.
Husilerin Ensarullah Hareketi’nin lideri Abdülmalik el Husi, Salih’i öldürmelerinin, iktidara geldiklerinden beri Yemen’e saldıran ‘Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyona karşı kazandıkları bir zafer olduğunu öne sürdü. Ensarullah Hareketi’nin ülkenin cumhuriyet sistemini koruyacağını ve Salih’in partisine karşı kan davası başlatmayacağını vaat edip ”Yemen Milli Kongresi ve üyeleriyle bir derdimiz yok” dedi.
Aralık 2017:  Tahran Husiler’e doğrudan askeri yardımda bulunmadığını söylüyor. Birleşmiş Milletler’in bir raporunda ise Husiler’in geçen ay Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a attığı balistik füzenin İran’da tasarlandığı ve yapıldığı öne sürülmüştü.
Aralık 2017: Saldırıların hedefleri ve yerlerine ilişkin bilgileri toplayan Yemen Data Project’in (YDP) 26 Mart 2015’ten 15 Aralık 2017’ye kadar topladığı verilere göre, Suudi Arabistan öncülüğündeki uluslararası koalisyon Yemen’e her ay ortalama olarak 474 saldırı düzenledi. Ülkeye ciddi hasar veren ve çok sayıda sivilin ölümüne yol açan kaydedilmiş hava operasyonlarının toplam sayısı ise 15489.

Harita: RiskIntelligence

Koalisyon Yemen’de hava saldırılarının yaklaşık üçte birini sivil hedeflere düzenledi. Bombalanan sivil yerler: çiftlikler, pazar yerleri, elektrik ve su şebekesi konumları, sağlık tesisleri ve gıda depolama alanları oluşturuyor. Bu veriler, Yemen’deki açlık krizi ve kolera salgınının sebepleri ve sorumluları hakkında da önemli bilgiler sunuyor.
Dünya Sağlık Örgütü, Yemen’de çatışmaların başladığı Mart 2015’ten 15 Ağustos 2017’ye kadar geçen sürede 8300 kişiden fazla insanın hayatını kaybettiğini, yaklaşık 48000 kişinin ise yaralandığını bildirdi. Sağlık kuruluşlarından elde edilen resmi sayının (salgın hastalık ve yaralı olarak gelenlerin ölümüyle) bunun daha üzerinde olabileceği ifade ediliyor.  İç savaş nedeniyle 2 milyondan fazla insan evini terk etmek zorunda kaldı. Ülkede yayılan salgın hastalıklardan 900 bin kişi etkilendi. 7 milyon insan açlık sınırında ve 21 milyon kişi insani yardıma muhtaç. Kızılhaç Komitesi Başkanı Peter Maurer, Yemen’deki durumu “insan eliyle üretilmiş bir felaket” şeklinde tanımlamış ve durumun günden güne kötüleştiğini vurgulamıştır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ülkenin meşru hükümetinin hâlâ Abdurabbu Mansur Hadi yönetimi olduğunu söylüyor.

Not: Bir sonraki yazı Husiler’in ortaya çıkışı; Amerika-İsrail, Suudi Arabistan ve İran’ın iç savaştaki konumu ve Yemen’in neden paylaşılamadığı hakkında olacaktır.
Fotoğraf: Michele Falzone/Alamy
Yazının ilk yayınlandığı platform: Kalk Uyar Hareketi
Devamı »

18 Mart 2018 Pazar

Çanakkale geçilmedi (mi)

Baştan şerh düşmekte fayda görüyorum. Bu yazının amacı kesinlikle bu büyük mücadeleye, kahramanlığa herhangi bir leke sürmek veya çamur atmak değildir. Bu toprakların en cesur, en fedakâr ve hatta en aydın insanları hak bir dava uğrunda, bir insanın ömründe verebileceği en büyük şeyi yani canlarını vererek “Allah yolunda öldürülenler” mertebesine ulaştılar. Yazının amacı, her konuda olması gerektiği gibi bu konuda da duygusal, hamasi ve aşırı söylemlerden uzak durarak bir bakış açısı geliştirmeye çalışmaktır.
Çanakkale Savaşı’nda yaklaşık olarak müttefiklerin 252.000, Osmanlı’nın ise 250.000 kayıp verdiği yaygın bir söylem ise de Genelkurmay Başkanlığı'nın 1980'de* yayımladığı “Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi 5. Cilt 3. Kitap”ta geçen bilgilere göre şehitlerimizle ilgili kayıt altına alınmış şehit rakamı 57.263’tür. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Osmanlı kayıtlarının sadece savaş esnasında ölenleri şehit olarak kaydettiğidir. Yaygın olarak bilinen 250.000 sayısına ise çeşitli şekillerde tespit edilen esirler, yaralılar, kayıplar ve hastanede ölenlerin toplanmasıyla ulaşılıyor. Her nasıl hesaplanırsa hesaplansın her iki taraftan da oldukça yüksek sayıda insanın hayatını kaybettiği bir gerçektir. Ancak yine buradaki rakamlardan daha büyük kayıplar verdiğimiz cepheler de mevcuttur.
“Sayıların bir önemi yok, nicelik değil nitelik önemli” tarzında eleştiriler getirilebilir ancak bu büyük mücadeyi bile yorumlarken, anlamaya çalışırken, yanlış veya yanlış anlaşılan veriler üzerinden değerlendirme yapmamız, doğru bir bakış açısı geliştirmemizi engelleyecektir. Ayrıca bu savaşla ilgili birkaç kitap okuyan herkes, zaten sayıların çok ötesinde bir destanın yazıldığı gerçeğiyle karşılacaktır. Sadece 27. Alayı okumak bile kahramanlığın seviyesini bize gösterecektir.
İyi hatırlıyorum, üniversitede inkılâp tarihi dersinde ismini hatırlayamadığım ama ilginçtir milliyetçi bir meşrebi olan hocamız şöyle sormuştu: “Sizce Çanakkale gerçekten geçilemedi mi? Bunu düşünmenizi istiyorum. Çanakkale geçilemedi ama zaferden sonra daha birkaç yıl geçmişken itilaf güçleri, bir tek top bile atmadan yine Çanakkale boğazından gemileriyle geçirdikleri binlerce asker ve yerli işbirlikçileriyle (Rumlar’ı kast ediyor) İstanbul’u işgal etti.”
Koca amfide bir süre sessizlik oldu. Sonra hoca konuyu değiştirdi ama hepimizin aklına birçok soru takılmıştı artık, sanırım istediği de buydu hocanın. Hüküm sahibi değil fikir sahibi olmamızı istiyordu.
Kronoloji tarihi anlamada bize ışık tutan etmenlerin başında gelir. Çanakkale savaşı bilindiği üzere 1915-1916 yıllarında yaşandı ve “bizim açımızdan “zafer”le sonuçlandı. 13 Mart 1918’de itilaf devletlerinin donanmaları Mondros Ateşkes Antlaşmasına dayanarak zaten boğaza çöreklenmişlerdi. Fiili işgalin başladığı 16 Mart 1920’den 6 Ekim 1923’e kadar, yani yaklaşık 5 yıl boyunca İstanbul resmi olarak işgal altında tutulmuş, boğazlarsa 1936’ya kadar İngilizlerin yönetiminde kalmıştır.
Sorumuzun üzerinde düşünecek olursak Çanakkale gerçekten geçil(e)memiş midir? Tabi ki eğer Çanakkale’de bu kadar kayıp vermeselerdi itilaf güçlerinin Anadolu’nun tamamını ele geçirmesi işten bile olmayacaktı. Zaten işgal altında tuttukları İstanbul’u tamamen ele geçirmemelerinin sebebi, Mondros şartlarına uymaktan ziyade, birçok cephede yaptıkları işgaller sonucu oldukça yıpranmış olmaları ve paylaşım noktasında birbirlerine üstünlük sağlayacak durumda olmamalarıdır desek çok da hatalı bir tespit yapmış olmayız. Zira Büyük Taarruz sonrası Türk ordusunun Eylül 1922’de İzmir’e girmesiyle batı bölgelerindeki işgal de etkisiz hale gelmişti. Bu konuda bazı komplo teorisi tarzında katı görüşler var, bütün millî mücadelenin bir dümen olduğunda dair. Bunlar dikkatle incelenmeli çünkü cevabı zor ciddi sorular barındırıyorlar ancak ben bu görüşleri çok faydalı bulmuyorum. Bu görüşlerde yer alan, Çanakkale savaşının itilaf güçleri tarafından Osmanlı’nın diğer cephelerde mücadele edememesi için tüm gücünü zayıflatmak amaçlı yapıldığı fikri, en dikkate değer çıkarım olarak karşımıza çıkıyor. İngilizlerin bu konu ile ilgili hazırladıkları bir kitaba verdikleri isme bakınız: “Yenilginin zaferi”
İtilaf devletleri -en azından Anadolu için- belki fiziksel bir ele geçirme yap(a)madılar ama kurulan yeni ülkenin benimsediği tüm değerler ve yaptığı yüzyıllık bağlayıcı anlaşmalarla, hem bir toplumun gelecek planlamasını, vizyonunu kendi medeniyetlerine entegre ettiler hem de Osmanlı’ya ait ne varsa silinmesine önayak olarak, yeni kurulan devletin sırtını tamamen doğuya, yüzünü ise kendi katiline, yani batıya dönmesini sağladılar. Bunu bilinçli ve planlı yapıp yapmadıkları konusu derin bir araştırma konusu olduğundan bu yazıyı aşıyor. Ayrıca her alanda kendini gösteren o zamanki mevcut kokuşmuş yapının da kurucu iradenin, geçmişe ait ne varsa silip atma ve yepyeni bir devlet oluşturma politikasına sebebiyet verdiği de bir gerçektir. Aslında bu yönelimi Tanzimat öncesine götürmek bile mümkün. Zayıflayan bir devletin, çözümü güçlü devletlerin yaptıklarında araması, aydınlarını buralarda eğitmesi çok şaşılacak bir durum değildir. Ancak aynı şekilde, bu ülkelerde eğitim görüp ülkesine dönenlerin mukallit bir vizyonla ülkeyi şekillendirmesi de şaşılacak bir durum değildir. Bugünden düne bakarak yargılamak kolay olduğundan amacımız yargılamak değil, anlamaya çalışmak olmalı. Bu nedenle geçmişimizi incelerken, anlatırken ve onunla övünürken her zamankinden çok daha mutedil bir dil kullanmalı, ideolojilerimizi bir kenara bırakarak daha akıllı davranmalıyız. Bakınız bu coğrafyadaki oyunlar hâlen bitmiş değil. Aynı itilaf ekibine yeni ve daha barbar bir devlet eklenmiş durumda ve onlarca yıldır bu coğrafyayı şekillendiriyor. Artık fiziksel işgal etmeyi de bıraktılar, bizi birbirimize kırdırıyorlar.
Geçmişimizle övünmeyi veya onu yerin dibine geçirmeyi biraz kenarı bırakıp; korkmadan, çekinmeden gerçek tarihimizi araştırarak, ondan ders alarak, art niyetli veya bilinçsizce yapılan yanlışları tekrar etmekten kaçınarak ve mücadelelerimizi, kahramanlıklarımızı örnek alarak, gerek yönetici gerekse halk olarak buna göre bir yaklaşım sergilemeye, politika üretmeye çalışmalıyız.
Hak yolunda canını veren tüm insanların ruhu şâd olsun.

Devamı »

Çok okunanlar

Geçmişi unutma

Kim terörist

Kim terörist